Aşağıdaki anı yazısı Almanya'da işçi olarak çalıştığı balık fabrikasında geçirdiği iş kazasında çok genç bir yaşta ölen babam Halil Karakurt tarafından yazılmıştır. En sondaki nottan ilkokullar için öğretmen yetiştiren Gaziantep İlköğretmen Okulu'nda okurken yazdığı anlaşılmaktadır. Daha önce hiç haberdar olmadığım, kendi el yazısı ile yazdığı defter sayfalarını tesadüfen 45 yaşımdan sonra buldum. Anıda "Ebe" diye bahsettiği kişi babaannesidir. (Deniz Karakurt) 

***

Ebemin Ağıdı

(Bir Anı)

 

Ortaokul üçüncü sınıfta idim. O yıl Şarkışla’da teyzemin evinde kalıyordum. Şarkışla bizim köye yakındır. Hergün kamyon gelir gider. Bende bundan yararlanarak tatil günleri; cumartesi günü öğlenden sonra köye gidip; pazartesi günü sabahtan tekrar geliyordum.

O yıl amcam köyün muhtarıydı. Köyün dertleriyle elinden geldiğince ilgileniyordu. Köyde kalkınma kooperatifi kurulmuştu. Köyden biraz öteye büyük bir inek ahırı yaptırıyorlardı. Bu ahıra su gerekiyordu. Oraya yakın olan bir kaynaktan borularla su getireceklerdi. Bu boruları da para vermeden almak için köy çeşmesinin eski borularını almak istiyorlardı. Kooperatif başkanı köy çeşmesinin borularını sökmek ister. Amcam da bir köy muhtarı olarak devlet su işlerinden yazı getirmeden veremem diyor. Onlar zorla söküp almak isterler. Bu yüzden kavga çıkar. Kavgada kooperatif başkanı ve yanındaki adamı yaralanır. Karşılıklı tabanca kullanırlar. Ama amcama bir şey olmaz. Kavga büyür. İki tarafın adamları birbirine girer. Ebem de oğlunun döğüştüğünü duyar ve kavga yerine koşar. Ana yüreği nede olsa duramaz. Ama kavga yerine gitmesi ona acı getirir. Sopayla bacağına vurarak kırarlar. Kavga sonu amcam mahpusâne'yi boylar, yaralananlar da hastaneyi. Ebemin ayağını kıran kaçar (firar eder). Ebem de hastaneye gider. Ayağını alçıya alırlar. Bir kaç ay hastanede yatar sonra hastaneden çıkıp köye gelir. Zavallı kadın altmış yaşından sonra topal kalmıştır. Ebemin üç tane oğlu iki tane de kızı var. Kızları köyde kocadalar. Amcamın birisi Sivas’ta cer atölyesinde işçi, diğeri muhtardı, kavga sonucu mahpusâne ye atıldı. Benim babam da evvel Sivas'ta memurdu [zabıta] sonra çıkıp köye geldi. Şimdi köyde bakkal dükkânı işletiyor...

Yine günlerden cumartesi idi öğleden sonra kamyona binip köye gittim. Pazar günü köyde kaldım. Biraz dükkanda oturdum biraz bahçelerde gezdim derken akşam oldu. Akşam yemeğinden sonra Ebemin yanına gittim. Geldiğime bir çocuk kadar sevindi. Biraz konuştuk, konuşurken bana Sivas'a doktora gideceğini söyledi. Neden gidiyorsun? dedim. «Lapor yanış olmuş yeğiden tezelenecek» dedi. Peki kiminle gideceksin? diye sordum. «Gani’nin oğlu moğlu izine almişler. Yarın onnarınan gideceğam» dedi. «Peki gardaşın zengin dört beş tane oğlu boş onlarla niye göndermiyor?» dedim. «Neğörüyüm gardaş götürmüyor vefasız» diye bir ağıt tutturdu tüm dertleri deşilmişti. Orada iyice boşandı. Tüm dertlerini ağıtla dile getirdi. Biraz daha oturdum sonra eve gelip yattım.

Sabahtan erken kalkmam gerekiyordu. Çünkü kamyon çok erken gidiyordu. Sabah annem beni erken uyandırdı. Kahvaltımı yaptım. Kamyonun yanına gittim. Ogün babam biraz rahatsızdı, dükkanı açmamıştı. Babamın elini öptüm kamyonun yanına tekrar gittim. Kamyonda bir yığın öğrenci vardı, bunların tümü de Sivasta ortaokulda okuyorlardı. İzine gelmişler tekrar okula dönüyorlardı. Ebem de Sivas'a kadar bu öğrencilerle gidecekti, Öğrencilerin evi Sivas’taki amcamın evine yakındı. Ebemi amcamın evine götüreceklerdi. Sabah saat 6’da kamyon hareket etti. Kamyonda oldukça yolcu vardı. Bir saat sonra Şarkışla’ya vardı. Ben okula öğleden sonra gidiyordum, onun için daha 5 saat vardı okul vaktine. Kamyondan indik öğrencilerin elleri boş değildi. Bir yığın eşyaları vardı. O gün pazartesi olduğu için kalabalıktı. Giden gelen çoktu, yükünü alan bir an evvel otobüse yetişmek için acele davranıyorlardı. Bir anda kimseler kalmadı. Ebemi unutmuşlardı. Onlarla beraber yürüyemediği için yapayalnız kalmıştı. Ben nasıl olsa okula öğlede gidiyordum. Onları bulur ebemi teslim ederim diyordum. Ebemin yanına geldim. Bir heybe dolusu yükü vardı, iki bakraç yoğurdu. Heybeyi omuzuma aldım bakracın tekini de bir elime aldım. Diğerini de ebem aldı garajlara doğru yürüdük. Ama kimseyi bulamadık ebem burda kaldı. Şimdi onu kim götürecekti yalnız gitmesi imkânsızdı. Bir çıkar yolu vardı Ebemi Sivas'a ben götürecektim. Bir gün okula gitmeyiveririm diye düşündüm.

Köyden gelirken babam yirmi lira vermişti. Bu para benim bir haftalık harçlığımdı. Ebem’e paran var mı? diye sordum. «Vallaha yohdur gardaş, sede bir beş lira var» dedi. «Peki ya sen nasıl gidecektin?» diye sordum. «Uşahlar dan alıp Suvaz’da verecâdim» dedi. Bunu da yeminle söylüyordu... İki tane otobüs bileti aldım. Otobüs oniki de hareket ediyormuş. Ebem'e sen biraz şurada otur da ben şöyle bir gezip geleyim dedim. «Abaa itlerin oluyum beni burda goyup gaçma» diye yalvarır bir sesle bana bağırdı. Ben biraz gezip geldim, bir saatta garajda oturdum. Otobüsün hareket zamanı geldi. Heybeyi bagaja verdik, bakraçları da yanımıza aldık. Otobüs iki saat sonra Sivas'la vardı. Şehrin dışında (Karayolları durağında) otobüsten indik. Çünkü amcamın evi buraya daha yakındı. Heybeyi sırtlandık, bakraçları elimize aldık, ağır adımlarla yürümeye başladık. Ebem şaşkın şaşkın ve hayretle gittiğimiz yerlere, evlere apartmanlara, yolda hanım hanım yürüyen maksi ve mini etekli, dudağı boyalı güzellere bakıyordu. Bir ara önümüzde 15-16 yaşlarında iki tane güzel kız yürüyordu. Eben duramadı. «Vaah Mevlüşüm de böyür beyle olur mu acap?» diye içini çekti. (Mahpusâne'de ki oğlunun kızına Mevlüş derler.) «Mevlüş'üne ne olmuş?» dedim. «Ne biliyim o da ohuyup beyle gezer mi acep?» dedi. Belediye otobüsleri heybeyi bakracı almadı. Bizde bir minübüse bindik. Son durakta indik, amcamın evi daha ötedeydi, oraya kadar çaresiz yürüyecektik, önümüzdeki yol yokuştu. Ben bile yürüyemiyordum, yük ağırdı, hava soğuktu. Soğuktan ellerimiz yüzlerimiz dondu. Sonunda eve geldik... Amcam eski evinden başka bir eve taşınmış, orada bir evden sorduk; kapıya çıkan hanım; «Hemen iki sokak aşağıda durun gösteriyim,» dedi. Bize evi gösterdi, teşekkür ettik kadın gitti. Kapıya vurduk, amcamın hanımı kapıyı açtı içeri girdik. Amcam daha işten dönmemişti, yarım saat kadar sonra çıkıp geldi. Hoş geldin, hoş bulduk, sarılmalar, muhabbetler ana oğul birbirlerini çok özlemişler. Saat oldukça ilerlemişti. Yataklarımız hazırlanmıştı yattık. Gece ebemden sordum; «Sahiden paran yok muydu?» diye. Gardaş aha surda yigirmi lirem varidi emme onu oğluma, İrbahamıma haşlıh verecağam» dedi, mâhpusanede yatan oğlundan için... Ebem yine sessiz sessiz ağlıyordu; yavrusunu yitirmiş bir koyun gibi. 0 zaman anladım ki ana sevgisi tüm sevgilerden yüceymiş.

 

Halil Karakurt

9 Nisan 1972 Çarşamba (yazılış tarihi)

Not: Bu unutamadığım anımı Gaziantep İlköğretmen Okulu’nda birinci sınıfta iken yazdım.