Aşağıdaki öykü Almanya'da işçi olarak çalıştığı balık fabrikasında geçirdiği iş kazasında çok genç bir yaşta ölen babam Halil Karakurt tarafından henüz yurtdışına çıkmadan önce yazılmıştır. Daha önce hiç haberdar olmadığım, kendi el yazısı ile yazdığı defter sayfalarını tesadüfen 45 yaşımdan sonra buldum. (Deniz Karakurt)
***
Elma Hırsızları
(Öykü)
Toprak damlı ahşap bir evin köhne kapısı hızlı hızlı vuruluyordu. Kapının sesine içeriden ince yapılı, zayıf, kısa boylu asık suratlı bir çocuk koştu. Kapıyı açtı. Arkadaşı Hasso gelmişti.
- Ne diyon la Hasso?
- Ne çabuh unutdun la Murtaza? Hanı alma yolmuya gidecaadik? Hadi ne duruyorun biraz tez davran.
- Birez bekle anamı gandırıyım izin alıp geliyom.
Murtaza içeri girdi anası; “Kim o gelen?” diye sordu. Murtaza; “Hasso gelmiş gedek de oynuyah diyo gediyim mi?» diye anasına sordu. Anası; “Get de tez gel,” dedi. Murtaza acele lastikleri giydi dışarı fırladı... Hasso ile Murtaza bahçelere doğru gidiyorlardı. Bahçeler köyden uzakçaydı. Hemen hemen bir kilometre kadar uzakta... Savaş yıllarıydı, Yapaltın köyünde halkın unu, buğdayı yoktu ya; olanı da cepheye gönderiyorlardı. Karınlarını doyurmak şöyle dursun bir parça kara ekmeği bulamıyorlardı; kışın yaşlılar, çocuklar açlıktan, pislikten hasta olup ölüyorlardı. Bahara çıkanlar da bir deri bir kemik açtılar, perişandılar, ölmemek için az çok midelerini doldurmaları gerekirdi. Köyde bir kaç kişinin bahçesinde iki üç tane bakımsız, kendileri gibi yoksul elma ve erik ağaçları vardı. Baharda çiçek açıp döllendiler, yazın da meyve verdiler. Ağaçlarının meyvesi olanlar, çocuklara yoldurmamak için sabah akşam bekliyordular. Ama yine de aç çocuklardan kurtaramıyorlardı meyvelerini. Hasso ile Murtaza da aç ve perişandılar; açlıktan nefesleri kokuyordu. Ölmemek için karınlarını doldurmak gerekti, ama çayır ve otları da mideleri kabul etmiyordu, her ne pahasına olursa olsun bahçelere gidip erik ve elma çalmayı göze almışlardı. Hasso ile Murtaza az sonra Said'in bahçesinden yana giden yola saptılar. Hasso dalgın dalgın yürüyen Murtaza’nın omzuna usulca dokundu. Murtaza yine öyle dalgın ve düşünceli Hasso’dan yana başını çevirdi:
- Hıı ne diyon lan?
- Şeey, diyom ki şey diyom.
- Ne diyon lan? Disene…
- Bizim elma yollamamız ayıp deel he mi?
- Ayıp olur mu? Ben heç de ayıp deel diyorum. Niye dirsen? Acıh… Açlıhdan ölecek de ondan. Elma yolamuyah da açlıhdan ölek mi? Hee ölek mi? Disene!
- Sağa ayıp diyen mir var ki len? Gendi gendiğe söylenip duruyoň eyle. Yörü hadi, yörü! Yolmasah heç o goca papaz bize istemeynen elma verir mi heç? Ölüyom desen bir dene vermez, vallaha da vermez billaha da vermez.
Hassoynan Murtaza bahçenin yanına kadar dertleşerek geldiler. Ancak bahçe duvarının dibinde tüm dertlerini yüreklerine saklayarak eyleme giriştiler. Önce Hasso duvardan içeri atladı. “De çabuh ol lan! Kimse yoh atla hadi, çabuh!” diye Murtaza’yı sesledi. Murtaza da duvardan atlayarak bahçeye daldı. Said’in bahçesinde bu yıl elma, erik bol olmuştu, bir kıyısında birkaç tane de kayısı ağacı vardı. Her yıl kayısıları soğuk vurur daha çiçekte iken dökülürdü. Bu yıl nedense kayısılarda bile meyve vardı. Havanın sıcak olduğundan mı yoksa savaşın kızgınlığından mı yoksa Allah’tan mı bu yıl kaysıları soğuk vurmamıştı. Bunu Said de anlayamamıştı.
Said bahçede oturur, bir yandan çocuklardan ağaçları kollar, öte yandan parlak planlar kurardı kendince. Bugünde, 70’lik koca Said bir ağacın gölgesine uzanmış düş görüyordu. Bu yüzden Hasso ile Murtaza’nın bahçeye girdiğini de görmemiş ve de duyamamıştı. Çocuklar da onu görememişti. Said rüyasında elmaları, erikleri ve de kaysıları ağaçlardan devşiriyor sepetlere dolduruyordu. Bu sene çok elması, eriği ve kaysısı vardı. Allah cennetlik kullarına bu dünyada da bol bol nimetler veriyordu. Said meyveleri sepete doldururken ak sakallı, elinde koca bir asası olan ihtiyar geliyor ve de “Maşallah Süphanallah, Allah sana bol ürün vermiş, bunları zayi etme götür sat” diyor. Said de; “Ey Koca! Ya almazlarsa ben ne ederim o zaman haa?” diye soruyor. İhtiyar “Sen meraklanma, bunları satacaksın ve çok para, buğday, arpa alacaksın” diye cevaplıyor. Meyve dolu sepetleri sıvazlayıp kayboluyor gözden.
Hasso bir kedi gibi ağacın taa tepesine tırmanmış, olanca gücüyle ağacı silkeliyor, Murtaza da aşağıda işliğini çıkartmış dökülen elmaları içine dolduruyor. Elmalar iyice yetmiş yere düştükçe patır patır ses çıkarıyor ve bazıları bölünüyor, bazıları da eziliyor.
Said yine tatlı düşünde; elmaları sepetlere dolduruyor, elmalar bitip tükenmek bilmiyor, yerden kaynıyor sanki mübarekler.
Bu arada ağaçtan düşen bir elma dallara çarpıp yuvarlanarak gidip Said’in başına değdi. Said koyun görmüş kurt gibi yerinden şıçradı! “Hıııı! Vay namussuz itoğluları siziii… Dimek alma çalarsığız ha, almalarımı yolarsığız he mi? Durun ulan ben şindi sorarım bunun hesabını sizden…” diyerek yanıbaşında duran sopayı kaptığı gibi çocukların üstüne saldırdı. Murtaza paniğe kapılarak elmaları bırakıp kaçtı. Hasso hissettiği o korkuyla ağaçtan aşağı düştü. Said yere düşen çocuğa çullandı. Elindeki sopayla çocuğun neresine gelirse çalıyordu.
Murtaza duvardan aşarken korkarak dönüp arkasına baktığında, Said’in yerde baygın yatan Hasso’yu halen dövmekte olduğunu gördü. “Gocamış goyun iti” dedi ancak kendi duyabildiği bir sesle.
Murtaza var gücüyle köyden yana koşuyordu. Köye vardığında soluk soluğaydı. Yolda Hasso’nun anasını gördü, çeşmeden su götürüyordu.
- Fadik bibi, Fadik bibi! Hasso ağaçdan düştü, ağaçdan, ağaçdan düştü!
- Ne diyon len? Nerde? Ne ağacı? Hangi ağaçdan?
- Said’in bahçasında…
"Vah başıma gelenler! Bunu da mı görecaadim? Gonşulaaar! Gonşular bunu da mı?..." diye dövünerek Said’in bahçesine koştu. Sesi bağırtıyı duyan köylüler de Said’in bahçesine ağdılar. Hasso’yu eve getirdiler. Ayağı kırılmıştı; elleri, yüzü, gözü mosmor olmuştu. Sırtındaki sopa izleri de daha sonra anlaşıldı. Hasan çok yaşamadı, öldü. Babası cephedeydi, doktora götürecek paraları yoktu. Anasının kötü talihine ağlamaktan gayri ne gelirdi ki elinden. Aradan yıllar geçti savaş bitti. Hasso’nun babası da geri gelmedi bir daha, cephede kaldı. Anası açlıktan ve sıtmadan öldü.
Murtaza az çok okuma yazma biliyordu, bu yaşadıklarını yazdı. “Hasso gardaşım” diye inleyip üzülüyor, üstüne bir de vicdan azabı çekiyordu, keşke o bahçeye gitmeseydik de açlıktan ölseydik diye kendini suçluyordu. Biz açlığın ve fukaralığın gurbanıyız, diyordu.
Ben de elimden geldiğince o çok eski kağıtta anlatılanları bu hikayede yeniden yazmaya çalıştım…
Halil Karakurt
1974


