Kuytu bir apartman dairesinde, camdan içeriye vuran soluk sokak lambasının ışığı odanın sentetik boyalı duvarlarında sönerken… Dışarıdaki isli hava, kalorifer bacalarının dumanlarıyla kararmış… Basık tavanlı, daracık odanın boğucu loşluğunda kudurmuşçasına yanan radyatörlerin sıcağı genzi kuruturken… İnce duvarlardan geçen, yan komşuların televizyon seslerinde magazin programlarının, dizilerin ve futbol maçlarının gürültüleri kulaklarında çınlarken… Yollardan geçen arabaların uğultuları her defasında yapay bir kalp atışı gibi önce artıp sonra yiterken… Ait olduğunu hissettiğin geçmişten uzak… Niye burada olduğunu bilemeden, anlayamadan... Kendi bilincinin içinde hapsolmuş… Pencerenden karanlıkta görünen beton binalar ve bazılarında ışık yanan başka pencereler... Diğer odadan duyulan saatin sinir bozucu tik-takları ve banyoda damlayan musluğun sesinin amansız sürekliliği arasında, kendi soluk alıp verişini dinleyerek… Gözlerin zorla kapanmadan önce duyacak son ses olarak, üst dairenin televizyonundan yankılanan bir cinayet haberi dinleyerek… Kimsesiz ve gürültülü, kalabalık bir yalnızlığa gömülmüş, hiçliğin içinde kaybolarak...
Nihayet uykuya dalmak...
Deniz Karakurt
Temmuz 2011


